Öne Çıkanlar esed Spor Toto Basketbol Ligi İstanbul 7 yaralı Canlı yayında Abdullah Gülde flaş idam çıkışı

Bu haber kez okundu.

Boğazın altındaki o sır!

 İşte Eva Demir'in kaleminden boğazın altındaki sır:

Boğaz manzarası kimini büyüler kimini efkârlandırır. Beni meraklandırıyor. İstanbul’un gizli yeraltı tünelleri oraya çıkar; geceleri hayalet gemiler onun sularında dolaşır. Bu defa sizin için Boğaz’ın sırlarına daldım. Mecaz yapmıyorum; gerçekten daldım.
 
Canımın çok sıkıldığı günler işi gücü bırakıp Boğaz’a inerim. O derin mavilik, karşı kıyıdaki yalılar, Şehir Hatları vapurlarının trafiği iyi gelir içimdeki fırtınaya. Geçenlerde yine çok daraldım, kendimi Bebek sahiline attım. Yalnız kalmak istiyordum ama mümkün mü? İstanbul’un bütün avareleri orada.
 
Üstelik görmek isteyeceğim son insan, Bay Ukala da… Geçmişe mazi dedik ama yenmiş kuzuyu hala hazmetmeye çalışıyor bizimki. 
Beni görür görmez gerine gerine geldi. “Canım sıkkın da biraz” dedim, “Kendimi Boğaz’a attım”. Hani belki halden anlar da fazla üstelemez diye…
 
Anavaşya peşindesin!
 
Zaman insanları değiştirmiyor işte, sanki hiç ayrılmamışız gibi bir edayla “Tatlım” diye başladı lafa… Ki ukalalık etmek istediğinde hep böyle hitap eder. “Belki de Boğaz’ın altından geçen o gizli nehirle aranızda bir bağ vardır. Ta 35 metre derinden Karadeniz’e doğru akan o sualtı nehri, senin dertlerini de taşıyordur”.
 
Boş boş bakmamı hiç umursamadan neşeyle devam etti:  “Buldum! Sen anavaşya peşindesin!”
 
İşte beni gafil avlamayı becerdi. Bir atmaca gibi beklediği soruyu sordum: “O da ne?”
 
“Malum,  Boğaz Karadeniz’le Marmara Denizi arasında uzun bir koridor. Hiç aklına gelmez ama ta Atlas Okyanusu’ndan gelen minik balıkçıklar Boğaz’dan geçip Karadeniz’e doğru yol alır. Tıpkı senin o incir çekirdeğini doldurmayan dertlerin gibi… İşte buna da anavaşya derler. Tam tersine hareketi sorarsan…”
 
Sormamıştım ama önemi de yoktu. Cevap bütün ukalalık tonlamalarıyla birlikte geldi: “O da katavaşya…”
İlhamın nerede geleceği belli olmuyor işte. Anavaşya, bana bu yazıyı yazdıran sözcük oluverdi. Neşem yerine geldi, maziyi oracıkta unutup onu kahveye davet ettim. “Hadi” dedim, “Bana Boğaz’ın sırlarını anlat”… Bizimki de bütün bilgilerini satacak olmanın hevesiyle koşa koşa geldi. 
Yine “Tatlım” diye başladı lafa… “Burası sırlar şehri… Deniz altında fersah fersah hikaye yatıyor. Ve çok şanslısın ki sana hepsini anlatmaya hazırım”.
 
Bin yılın intikamı denizcilerin elinden
 
Az sütlü filtre kahvesinin yanına iki parça da çikolata koydum ve seans başladı. 
 
“Anadolu Kavağı’nın tepesindeki kaleyi bilirsin. Hani bir kere midye yemeye gitmiştik de sen tepeye kadar yürüyemem demiştin. Neyse… Bin yıl önce o kaleyle Rumeli yakasındaki kalenin arasında denizin altından bir zincir geriliymiş. Bilmeyene tuzağın kralı anlayacağın. Ve o zincir sayısız gemiye ve denizciye mezar olmuş. Bugün dalanlar zinciri göremiyorlar. O da canını aldıklarıyla birlikte dibin de dibinde şimdi… Bazıları da o denizcilerin bir gün zinciri kırıp suyun üzerine çıkacaklarına inanır. Karaya çıkıp bin yılın intikamını alacaklarına… Ne o, korktun mu yoksa?”
Cevap bile vermedim. 
 
“Bilirsin” diye devam etti, “Murat Bardakçı’yı çok severim. Hiç unutmam, yıllar önce Boğaz’ın sırlarına dair muhteşem bir yazı yazmıştı. Kesip saklamıştım, istersen bulurum. İstanbul’un altında yeraltı tünelleri olduğu kadim bir efsanedir. Bir ucundan girermişsin de, bütün şehri dolaşıp kimseye görünmeden çıkarmışsın da… Bizans imparatorları hep buralardan yürürmüş de… Gizli aşklar, gizli örgütler ve gizli işler hep buralarda dönermiş de... Hatta ve hatta Fındıklı’dan dehlize girip Üsküdar’dan çıkıverirmişsin de… Falan filan… Bardakçı bu dehlizleri keşfetmişti yıllar önce. İçlerinde dolaşıp yazmıştı. Duvarları tuğlalarla örülüymüş. Her tünel başka bir yola açılıyormuş. Kendisi de buralarda gezmiş. Ama hiçbir adres vermemişti. Haksız da değil, adresi alan kazma kürekle giriverir maazallah!”
 
Bizimle bir sır paylaşmak ister misin?
 
Bu üst perdeden konuşmadan o kadar sıkıldım ki birden yerimden fırlayıverdim, “Ben Boğaz’ın dibini görmek istiyorum!”
“Hahaha, şişe mi bu yavrucuğum?”
 
“Benim dalgıç brövem var Bay Herşeyibilen, yoksa senin yok mu?”
 
Neyse lafı uzatmayayım, bu gergin konuşmadan iki gün sonra İstanbul’daki dalış ekiplerinden biriyle kendimi Adalar’ın derinlerinde buldum. İçimde öyle bir his vardı ki, bir batığın kenarına geleceğim, içine doğru meyledeceğim ve yüzyıllardır kayıp genç bir adam bana sırlarını fısıldayacak… 
Kendimi suya bırakıp ben daha çok küçükken, Boğaz’da batan bir Lübnan gemisiyle dibi boylayan yüzlerce koyunu düşünüp, “Ya koca bir tüy yumağıyla karşı karşıya gelirsem” diye endişelenirken onları gördüm. Neredeyse şeffaf, morlarla kırmızıların sarılara karıştığı o küçük şeyleri… Deniztavşanlarını. Meğerse Sivriada’nın etrafındaymışız. Deniz atları, deniz iğneleri ve kimbilir hangi evlerin sırlarını taşıyan amforalar… Kendimi onlara kaptırmıştım ki, dalış arkadaşlarımdan uyarı geldi. Denizin yüzeyine çıktığımda kızgın yüzler gördüm. “Hayırdır?” “Kendi başına hareket edip durma. Buradaki akıntıyı bilmezsin. Seni Mudanya’dan toplamayalım sonra…”
 
Eh, herkes de başöğretmenliğe amma meraklı! Aralarından en yakışıklı olanı kısık sesle sordu: “Bizimle bir sır paylaşmak ister misin?”
Talihli bir insanım!.. Meğer Sedef Adası’ymış o sır. Altında Bizans batığı olduğu için dalış yasakmış ama işte birlikte olduğum bu macera severler, kurallara karşı gelmeye karar vermişler. Tam bana göre! Derinlere inmeye başladık hep birlikte. Karşımıza balıkçı ağlarının sardığı koca bir kayalık çıktı. Hayalet Kaya! Adı bile yeter… Etrafındaki beyaz mercanlar da cabası.
 
Ayna geminin esrarı
 
Bizans batığına varınca nefesimi tuttum. Yanımdaki yakışıklı anlatmaya başladı. “Aynalı Gemi’yi bilir misin?” 
Hayır, bilmiyorum tabii ki. 
 
“Bizans İmparatorluğu, dünyanın en büyük krallığıydı biliyorsun. Bir dönem imparatorluk yiyecek sıkıntısı yaşamış. İmparator bir emirle bütün büyücüleri ve cadıları toplatmış, hepsini Boğaz’a getirip mahzenlere tıkmış. Kış olup da kıtlık başlayınca onları aynadan yapılmış bir gemiye bindirip Boğaz’ı baştan sona gezdirirmiş. Gemi mahzenlerde tutulmaktan perişan olmuş bu büyücülerden yükselen haykırışlarla efsunlanırmış. Buna dayanamayan balıklar da akın akın karaya vururmuş. Bazı büyücüler de kendilerine suya bırakırmış. Söylenene göre İstanbul fethedildiğinde gemi hala oradaymış. Sonrası meçhul… Bazen balıklar karaya vurduğunda denizin dibinde yaşamaya devam eden o büyücülerin haykırdığına inanılır”.
Hikayenin başında tuttuğum nefesimi öyle bir bıraktım ki, dipteki o iyi sıhhatte olsunlar yerinden oynadı. Neyse ki Bay Yakışıklı lafı fazla unutmadan “Akşam ne yapıyorsun?” diye sordu da, biraz olsun gevşedim.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.