Öne Çıkanlar esed Milli füze Nevzat Alagöz mehmet şimşek Suriye Riyad Tahran savaş Yemen

Bu haber kez okundu.

Prof. İlber Ortaylı: İsrail'in diplomasisi bizimkilere taş çıkartır; istesek de çatışamayız
Hürriyet yazarı tarihçi Prof. İlber Ortaylı, Mavi Marmara saldırısının ardından bozulan ilişkilerin normalleşmesi için imzalanan Türkiye-İsrail mutabakatıyla ilgili olarak, "Şimdi başladığımız yere dönüyoruz. İsrail’i şu anda yönetenlerin ve bizim anlamamız gereken bir nokta var: İstesek de istemesek de bilmeliyiz ki ne ticari ne de diplomatik açıdan bu bölgede çatışmamız mümkün değil. Maalesef çok abartılan İsrail diplomasisi bu gerçeği anlamamak konusunda bizdeki bazı çevrelere taş çıkartır" dedi.
 
İlber Ortaylı'nın "Şimdi barış zamanı" başlığıyla yayımlanan yazısı şöyle:
 
İsrail'le, Rusya'yla normalleşme... Evvela barış, sonra diplomasi ve politika... Barışın ciddi olarak tehlikeye girdiği ortamda; tabiatın bile bize acımadığı bir dünyada refah ve huzur nasıl mümkün olabilir, anlamak mümkün değil.
 
14 MAYIS 1948 günü, İsrail’in kurucu babalarından David Ben Gurion, Tel Aviv’deki ofisinin balkonundan İsrail devletinin kuruluşunu ilan etti. İsrail o tarihte Rusya göçmeni, bunun yanında özellikle Baltık ülkelerinden ve Polonya’dan, İkinci Harp’in sıkıntıları içindeki Macaristan ve Romanya’dan, ayrıca başat miktarda değilse de Alman-Avusturya ve Çekya bölgesi Yahudilerinden oluşuyordu. Kravat ve ceketlerinden dolayı Herr Doktor Jacke (Bay Dr. Ceket) olarak anılan Avusturya Yahudileri, Almanya ve Çekya Yahudileri İsrail’in gerçek kurucularıydı. Hukukçular onlardandı; doğal bilim insanları onlardandı.
 
TÜRKİYE İLK TANIYANLARDAN
 
Onların Hayfa’da kurduğu Technion (Teknik Üniversite) bu ülkenin üstün teknik gücünü ve mühendisliğini gösteriyordu. Hatta tarihçiler bile Almanca konuşulan bölgelerdendi. Yeni devleti Batı dünyası tanıdı. Harp süresince Yahudilerle pek çatışması olmayan, hatta Yahudi göçmen kabul eden Franco İspanyası ise tanımadı. Beri yandan, iki çok ilginç devlet, Sovyetler Birliği ve Türkiye, İsrail’i ilk tanıyanlar arasındaydı. 1967’den sonra İsrail devletiyle soğuk ilişki yaşayan Sovyet Rusya’nın ilk tanıyanlardan olması ilginçtir. Hatta sürgündeki New York merkezli Rus-Ortodoks kilisesi değil, Moskova Patrikliği’nin İsrail topraklarındaki Ortodoks Kilisesi temsilciliğini ve manastırlarını ele geçirmesi bundan dolayıdır.
 
ÇATIŞMAMIZ MÜMKÜN DEĞİL
 
Türkiye’nin İsrail’i tanımasıysa hep eleştirildi ama bugün artık bunlar unutuldu. Bilhassa Avigdor Lieberman’ın dışişleri bakanlığında, İsrail’in büyükelçimize gösterdiği, devlet protokolüne ve tarihi ilişkilerin ruhuna uymayan kabalık, bunun yanında Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e reva görülen ‘One minute’ gösterisi ilişkileri taşırdı. Şimdi başladığımız yere dönüyoruz. İsrail’i şu anda yönetenlerin ve bizim anlamamız gereken bir nokta var: İstesek de istemesek de bilmeliyiz ki ne ticari ne de diplomatik açıdan bu bölgede çatışmamız mümkün değil. Maalesef çok abartılan İsrail diplomasisi bu gerçeği anlamamak konusunda bizdeki bazı çevrelere taş çıkartır.
 
AYNI DÖNEMDE İKİ BARIŞ HÜKÜMDARI
 
Rusya-Türkiye dostluğuysa bir tezat gibi görünür ama gerçekte 1878 Berlin Kongresi’nde başlar. Rusya, Türklerle savaşa, kopardığı Panslavist gürültünün zorlamasıyla girişmiştir. Bu bir inatlaşma dönemidir. II. Alexander, savaş çanları çaldıkça pek de uygun bir halt karıştırmadığını anlamıştı. İsteklerinden tavizler vermeye başladı. Mithat Paşa takımı da bu tavizlere rağmen kendi tezinden hiç şaşmamakta inat etti. Berlin Anlaşması imzalandığı sırada Rusya tarihinin en üstün yetenekli, akıllı dışişleri bakanı Aleksandr Mihayloviç Gorçakov “Bu kadar asker, bu kadar para hepsi boşuna” demişti. Homurdanması, Berlin ve Londra’ya yani Bismarck ile Disraeli’ye karşı olmaktan çok Petersburg’a yönelikti. “Bu feci vaziyeti daha önceden görmeniz gerekirdi” diyordu.
 
II. ABDÜLHAMİD VE III. ALEXANDER
 
II. Alexander suikasta uğradı. 1881’de tahta geçen III. Alexander ise Rusya tarih yazıcılığında ve dışarıda uzun zaman gerici ve dar görüşlü diye damgalanmıştır. Haksızdılar. III. Alexander kendisine resmi çevrelerin verdiği ‘barış arayan’ unvanına layıktır. Kocaman ve perişan Rusya’nın barış içinde çalışıp kalkınmaktan başka çaresi olmadığı açıktı. Aynı dönemde kendisinden çok daha zeki ve aynı düsturun öncüsü bir hükümdar daha vardı. Sonucu hepimiz biliyoruz: II. Abdülhamid ve III. Alexander karşılıklı ziyaretler, sulh gösterileri ve nutuklara başvurmadan, üstü kapalı uzun bir barış dönemine girdiler.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.